
7 Ekim’den sonra bölgeye giden ilk isimlerden birisiniz. Bölgeye daha önce de gittiniz; oradaki olayları aktardınız. Ama bu sefer yaşanan şiddet çok daha farklı bir seviyede. İsrail’in yaptığı zulmü İsrail topraklarından anlatmak zorunda kalmak bir gazeteci olarak size neler hissettiriyor?
Anlamsız bir duygu. Daha önce bölgeye gitmekten kastımız şuydu: Ben savaşta Gazze’deydim. Bizim işimiz bombanın düştüğü yerde olmak, atıldığı yerde olmak değil. İsrail’den Gazze’yi şöyle anlatıyoruz. Yani sonuçta 1.500 küsur gazeteci akredite oldu. İsrail hepsine izin verdi. Dünyaya anlatmaya çalıştığı tek bir şey var İsrail’in. Sürecin tamamında “Ben güvende değilim” demeye çalışıyor. Yani “bizim topraklarımıza füze geliyor. Ben güvende değilim.” İsrail’de bin beş yüz gazeteci varken de orada yaşanan en küçük bir olay bile bütün dünyaya anında yayılıyor. Düşünün; 1.500 muhabirin olduğu bir yerde yaşanan çok küçük bir olay bütün dünyada çok büyük görünebilir. Nitekim öyle de oldu. Gazze’deki katliamlarının tamamını görmezden gelebileceğimiz veya onların tamamını dünyaya açıklayabileceği bir cümlesi var İsrail’in: “Ben güvende değilim.”
Ben defalarca İsrail’de çalışmış bir gazeteci olarak ilk defa İsrail’e giderken “galiba İsrail’de güvende değiliz, güvende olmayacağız” dedim. İlk defa “galiba bu sefer İsrail güvenli değil” dedim. Bilmiyorum siz giderken ne hissettiniz? Kaldığımız süre boyunca İsrail’de kendimi güvenlik konusunda sıkıntıda hissedeceğim hiçbir durum olmadı. Ama biz döndüğümüzde Türkiye’de herkes bize “geçmiş olsun” dedi. Çok zor bir bölgeden geldiğimizi söyledi. “Çok zor çalıştınız” dedi. Hayır. Böyle bir şey olmadı.
Biz Gazze bombardımanını çok uzaktan izledik. Şurada 100 metre ileride kapının önünde yaşanan bir yol olayı, mesela. Evet, şu anda buradayız biz. Ama bizim 100 metre öteden anlatmamızla Esenler’de oturan birinin, Ankara’da oturan birinin anlattığı arasında hiçbir fark yok, çünkü aslında olayı hiçbirimiz doğrudan görmüyoruz. Buradan, 100 metre öteden anlatıyoruz biz de. Şahidi değiliz. O nedenle sınırdan ya da İsrail’deki başka bir yerden, Tel Aviv’den Gazze’yi anlatmak arasında fark yok. Şimdi sıcak süreçler için söylüyorum bunu.
Daha soğuk diplomatik işler olur, mesela. Gidersiniz Kahire’ye, Arap Birliği toplantısı vardır. Arap Birliği Genel Merkezi Kahire’deki Tahrir Meydanı’na çok yakındır. O toplantıya dair bilgiler verirsiniz. Atmosferi solumuşsunuzdur, başka bir şey, ama doğrudan olayın yaşandığı bir yerde, birinin öldürüldüğü, birinin öldüğü, birinin evinin bombalandığı bir yerde bunların hiçbirini görmeden anlatabilmek artık sadece sizin hayal gücünüze kalmış bir şey. Bu durumda ha Ankara’dan anlatmışsınız ha İstanbul’dan anlatmışsınız ha Tel Aviv’den ha Kudüs’ten anlatmışsınız; değişen hiçbir şey yok, çünkü hikâyenin içinde değilsiniz. İnsanlarla temas etmiyorsunuz, Gazze’de evi bombalanan adamla sohbet edemiyorsunuz ya da onu görmüyorsunuz. Dolayısıyla o duyguyu aktarabilmeniz mümkün değil. Siz de bir gazeteci olarak ekranda gördüğünüzü, sosyal medyada gördüğünüzü paylaşıyorsunuz. Onu İstanbul’dan da yapabilirsiniz, Ankara’dan da yapabilirsiniz. Yani işin hakikati şu ki, İsrail, Gazze’de gazetecilik yapmamıza izin vermedi bu savaşta. Çok önemli bir hareketti bu İsrail açısından.
“Bir önceki savaşta bombaların düştüğü yerdeydim” dediniz. Bu seferse o bölgeye girmenize izin verilmedi. Bir milletvekili de bize diyor ki “demek ki İsrail hükûmeti dünyadan bir şey gizlemek istiyor.”
İsrail hükûmeti zaten şu ana kadar yüz küsur gazeteciyi öldürdü. Gazze’de eskiden birtakım kâğıtlar imzalatırlardı. “Embedded” olarak bizim yanımızda bazı televizyoncular, İsrail televizyonları, Batılı televizyoncular soktular. Orada bile tek başınıza bırakmıyorlar. Ama ben şunu da ifade edeyim: İsrail’in bir kaygısı yok. Yani, bir şeyleri gizlemek istiyor olabilir, gizler de. Ama bu aynı zamanda bir enformasyon savaşı. Dünyada hiçbir ülke, dünyanın süper gücü olmakla beraber Amerika Birleşik Devletleri dahi, bu kadar çok çocuk öldürüp böyle rahat gezemez. İsrail dışında bunu yapabilecek hiçbir ülke yok. Ve bunun tuhaf bir özgüveni var İsrail’de. Yani ilk 100 çocuk ya da ilk 10 çocuk öldüğünde, “aaa çocuklar ölüyor” dediğinizde… Üç çocuk bin çocuk, on bin çocuk. Artık çocukların ölmesi de mesele olmuyor ve durum, İsrail’in çocukları öldürmesi de çok tabiiymiş gibi bir hâl aldı.
Kamu binalarını, okulları vurup yıktılar. İlk defa Birleşmiş Milletler için çalışan doktorları, sağlık çalışanlarını vurdular. Adamlar uluslararası hukuku çiğnedikleri her şeyi çok normal şeylermiş gibi küresel düzeyde bize izletmekteler. Ve biz bunu televizyonlarda ilk çıktığımızda, anlattığımızda, işte, “Şu kadar sivil hayatını kaybetti, bu kadar çocuk vuruldu” dediğimizde, “Aman Allah’ım, nasıl böyle bir şey olabilir?” gibi tepkiler… İlk hastanenin vurulduğu zamanı hatırlayın. El-Ehli Hastanesi vuruldu. İsrail dedi ki “biz vurmadık”. Hatırlıyor musunuz o açıklamaları? Önce paniğe kapıldılar. Sonra bütün hastaneleri tek tek vurdular ve bu sefer açıklama dahi yapmadılar. Yapmadılar. Hepimiz çok alıştık. “İsrail hastaneleri de vuruyor” dedik. “Normal” dedik. “İsrail bu, yapar, hastane falan dinlemez” dedik. Küresel düzeyde şu anda İsrail’in yaptığı hiçbir şey kimse için enteresan değil. Kimse için, “Ya çok acayip ve mutlaka durdurulması gereken bir şey” değil. Hasılı, İsrail yönetimi dünyanın en korkunç işlerini yapıp bunların hepsini normalleştirmeyi başardılar.

O görev yaptığınız süre zarfında yaşayıp da aklınızdan çıkmayan bir olay var mı?
Şu var; birbirimizi medya mensupları olarak sürüklememiz. Bununla ne kastediyorum? Mesela İstanbul’da HGS gişeleri vardır. On tane gişe açıktır aslında ama sadece iki gişenin önünde kuyruk vardır. Gelen araba peşine gider, gelen araba peşine gider. Diğerlerini kapalı zannederler çünkü. Ya da bir dükkâna gireceksinizdir. Birisi çok kalabalıktır, diğeri bomboştur. Aynı ürünleri satıyorlardır aslında. Ama “bu doluysa bunda bir hikmet vardır” der ve dolu olan dükkâna gidersiniz.
Aynen öyle bir hâl yaşandı. Bir gazeteci arkadaşımız Kudüs’e gitti. Kudüs’te hiçbir olay olmayacak halbuki, biliyoruz yani. Hiçbir şey olmayacak. Ama bir gazeteci gitti. Peşinden onu duyan bir gazeteci de dedi ki, “Ya o gittiyse ben de Kudüs’e gideyim.” O da gitti. Sonra onu duyan bir diğeri gitti. Ben dedim ki, orada hiçbir şey olmayacak. Bu sefer bana, “Herkes gitti, sen de git” diyorlar. Ben de gittim Kudüs’e. Hep beraber Kudüs’ten yayın yaptık. Bu sırada Gazze’de üç saat içerisinde yüz insan daha hayatını kaybetti ve daha başka şeyler de yaşandı. Ama o sırada bütün gazetecilerin odak noktası Kudüs’te yaşanmayan olaylar idi. Ve oradaki güvenlik önlemlerine, şuna buna baktılar. Kudüs’te olacakları biliyorsunuz; yani orada yaşanacak her şeyi orayı bilenler, gazeteciler ezberlemiştir artık. “Şu anda şu olacak, birazdan bu olacak. Ve şu şekilde de tamamlanacak, neticelenecek.” Çok olağanüstü bir durum yoksa pek de bir gerginlik falan çıkmaz ayrıca. Ama biz ne yaptık? Biz İsrail’in zulümlerini ve cürümlerini İsrail’den anlatmaya çalıştık. Bu stratejik olarak problemli.
Bir de şu var: Yaşananları İsrail’den anlatmak zorunda kalmamız Müslüman dünyası için de ayrı bir utanç kaynağı. Mısır’dan anlatamıyoruz mesela bunu. Mısır izin vermiyor. Refah’tan anlatamıyoruz. O bile olabilir, yapılabilir ve mümkünse yapılmalıydı. Ama böyle bir tarafı da var işin. Kuşatılmışlığın boyutu açısından bu tespitler önemli.
Diğer türlü de zaten böyle oluyor ancak… Türk gazetecilerin saatlerce bulunduğu yere düşen, Demir Kubbe’nin imha ettiği bir roketin parçalarıyla ilgilenildi. Ben de o noktada olsam ben de aynı yayını yapabilecektim. Bu çok normal bir şey. Oradaki meslektaşlarımızın hepsi de bu yayını yaptı.
Demin dediğim gibi, İsrail zaten şunu anlatmaya çalışıyor: “Biz güvende değiliz.” İsrail çok isterdi bir tane gazeteci orada Hamas füzesiyle ölsün. Bunun çok büyük hikâyesi olurdu İsrail açısından. Ama onların 100 küsur gazeteci öldürmesinde hiçbir problem yok. Her gün gazeteci ölebilir. Ama bir tanecik gazeteci Hamas roketiyle ölseydi dünyayı görürdünüz nasıl ayağa kalkıyor.
Son bir soru. Bölgeyi de yakından tanıyan bir isimsiniz. 7 Ekim bir dönüm noktası olarak adlandırılıyor. Filistinlilerin bir bölümü bunu bir umut olarak, İsrail yenilmezliği illüzyonunun yıkılması olarak görüyorlar. Elbet bu savaş da bir gün bitecek. Bu savaştan sonra nasıl bir Filistin ya da Gazze hayal ediyorsunuz?
Ben çok eskiden beri bu konuyu takip ediyorum. Babam evde beni böyle büyüttü. Ben kendi çocuğumu da götürdüm, onu Gazze’deki tünellere soktum. Önceki iki savaşta da Gazze’deydim. Gazze’ye, Filistin’e defalarca gittim. Filistin meselesinde bir sürü konferanslara, toplantılara katıldık, makaleler okuduk.
Her sene bir mevzi kaybetmiş İslam dünyası. Filistin konusu İslam dünyası ve İsrail arasında bir problemken bir süre sonra Arap dünyası ve İsrail arasında, bir süre sonra bazı Arap ülkeleri ve İsrail arasında, bir süre sonra sadece Filistin ve İsrail, bundan kısa bir süre sonra da Gazze ve İsrail arasındaki bir meseleye dönüştü. Ondan sonra da Hamas’la İsrailler arasında bir soruna indirgendi. Filistin meselesinde her sene bir mevzi kaybetmiş Müslümanlar, İslam dünyası.
Ben Gazze’yle ilgili kitap yazdım. Yazarken de, “Bu kitabı okunsun diye yazmıyorum. Bir gün Gazze diye bir yer kalmayacaksa eğer, ne yaşandı burada? Hangi hikâyelerin sonucunda bu böyle oldu? Tarihe bir not düşmek için yazıyorum” dedim.
Maalesef gitmekte olduğumuz nokta çok büyük, olağanüstü bir değişiklik olmazsa yeniden bir mevzi kaybedeceğimiz bir yer. Ve İsrail mesela şu anda Gazze’yi işgal ediyor ve Hamas’a yönelik operasyonlarını sürdürüyor. Peki Hamas’ın ortadan kalkmasını sadece İsrail mi istiyor? Eğer Hamas’ın ortadan kalkmasını isteyen başka devletler varsa, mesela Mısır gibi, Suudi Arabistan gibi -yani varsa diyorum- onlar da bundan rahatsız değillerse… Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas rahatsız değilse, mesela. Filistin davasının bölüne bölüne, parçalana parçalana ve Filistinlilerin de birbirleriyle rekabet ederek ve birbirleriyle didişerek geldiği nokta. Küresel düzeyde de orada başka birtakım hesapları olan aktörlerin elinde çok önemli bir koz.
İsrail’in rahatlığı şurada; “Hamas’la savaşıyorum” diye Gazze’ye indirgendi olay, sonra da Hamas’a indirgendi, dediğim gibi, çünkü Filistinli olduğu zaman bütün İslam dünyası ayakta. Ama şimdi şöyle diyor İsrail: “Hayır, hayır, benim Filistinlilerle hiçbir sorunum yok.” Öldürdüklerinin hepsi Filistinli bu arada. Yani kimin Hamasçı, kimin İslami Cihatçı, kimin Fetihçi, kimin sosyal demokrat, kimin liberal olduğunu bilmiyoruz. Kimin Baasçı olduğunu bilmiyoruz. İsrail vurup duruyor. Yüzlerce Filistinliyi öldürüyor. Ama anlattığı hikâye şu: Ben Hamas’la uğraşıyorum, çünkü bu anlatının bir karşılığı var bazı Arap sokaklarında. Bu söylemin bir alıcısı var. Yani bu durum, “Hamas’la uğraşıyorsan, evet, olabilir, çünkü biz de Hamas’ı biraz problemli görüyoruz” diyen bazı aktörlerin sonuçta her şeyi görmezden geldiği bir noktaya taşınıyor.



