
Biz gazeteciler izlediğimiz her olayı her şeyden önce yaşarız. Tanıklık ederiz. Ve bu tanıklık sırasında olayları deneyimleriz. Öyle olduğu için kimi zaman İsrail polisinin yanında yer alıp onların müdahalesinde muhataplarına nasıl davrandığını, nasıl hareket ettiğini görürüz. İsrail bağlamında, Filistin bağlamında buna baktığımız zaman da, çoğu zaman Filistinlilerin yanında yer alarak İsrail polisinin onlara kullandığı orantısız gücün hem tanığıyızdır hem de bazen kurbanıyızdır.
Buna benzer bir durum ortaya çıkıyor. Bunları yaşarken de örneğin Doğu Kudüs’te -işgal altındaki Doğu Kudüs’te- Eski Şehir’de bir tarihî kapıdan geçerken, İsrail polisinin küçük bir çocuğu duvara yaslayıp, üstünü aradığını görürsünüz. Bunu bir yandan belgelersiniz. Telefonunuza kaydedersiniz. İsrail polisi gelir size müdahale eder. Siz bu olayı hem yaşarsınız hem belgelersiniz. Aynı şekilde İsrail polisi yaşlı bir kadını iter, yere düşürür. Bunları görürsünüz. Ancak bu tür adaletsizlikler karşısında sizin tek yapabileceğiniz şey belgelemek, bunları dünyaya aktarmaktır. Ama bunlara sürekli tanık olmaya başladıkça bunlar sizde belirli yaralar açar ve bunların ağırlığını taşımak zorundasınızdır.
Bu iş bittikten sonra psikolojik destek almayı düşünüyor musunuz?
Muhakkak yani, her gazeteciye tavsiye edilen olaydır bu. Bu aynı şekilde her insani felaketin ardından... Örneğin arama kurtarma ekibindekiler, buradaki sağlıkçılar veya orada görev yapan kolluk kuvvetleri, karşılaştıkları manzaralar karşısında bir travma yaşarlar. Bu kolay değildir. Bunun için biz gazetecilerin geliştirdiği en önemli yöntem diğer gazetecilerle, aynı olayları deneyimleyen insanlarla dertlerinizi paylaşmak, içinizde açılan yaraları göstermektir. Dışarıda derinizi kalınlaştırırsınız. Bunlara tahammül gücünüz yüksek olmak zorunda. Bunları gündelik hayatınıza taşımadan ertesi güne yeni bir gün gibi başlayıp kaldığınız işe yeniden devam etmek zorundasınızdır. Ama bu kalınlaşan derinizin içinde açılan yaraların üstesinden aynı sizin gibi yaralara sahip olan insanlara içinizi açarak, dökerek ve karşılıklı pansuman yaparak gelebilirsiniz.
7 Ekim bölgede on yılların ardından gelen bir dönüm noktası olarak nitelendiriliyor. Belki de bugüne kadar hiç yaşanmamış şeyler yaşanıyor. Siz Gazze tarafında değilsiniz ama Kudüs’te de gerilim had safhada. Aklınızdan çıkmayan bir olay var mı?
Foto muhabiri arkadaşım Mustafa’nın darp edildiği gün bizim için çok acı bir gündü. Kötü bir gündü. Mustafa’nın o sırada aşağıda kaldığını fark ettik. Ama Mustafa’nın darp edildiğinden haberimiz yoktu. Yine çalışma arkadaşlarımızdan, meslektaşlarımızdan Faiz bize doğru koşarak geldi. Ben tartaklananın Faiz olduğunu düşündüm. Fakat Faiz gelip bize “Mustafa’yı darbediyorlar” dediğinde o an Mustafa’nın yanına gidemeyişimiz, oraya gitmeye çalıştığımızda engellenişimiz; bunlar çok acı olaylardı.
Yine aynı şekilde, işgal altındaki Batı Şeria’da İsrail askerlerinin genellikle kuzeydeki mülteci kamplarına düzenlediği baskınların ardından bu mülteci kamplarına girdiğinizde çok acı manzaralarla karşılıyorsunuz. İnsanların çocuklarıyla beraber evlerinin yıkıldığı durumlar, evlerinin başında başlarına gelen felaket karşısında insanların duydukları üzüntü ve yıkım. Bunlar insanda büyük iz bırakan olaylar.

Kamuoyunda çok ses getiren bir yayınınız oldu orada. Birçok gazeteci, polisin geldiğini görüp binaya sığınırken siz olduğunuz yerde devam ettiniz ve sorular sormaya, anlatmaya devam ettiniz. Belki kameramanınız size orada işaretler yapıyordu ama o anda neler hissettiniz, nasıl gelişti olay? Neden diğer gazeteciler gibi “kaçmadınız”?
Şöyle bir durum var: Biz mesleği, aslında bu çatışma bölgesindeki gazetecilik faaliyetini gerçek anlamda çok engin tecrübeye sahip Filistinli meslektaşlarımızdan öğreniyoruz. Biz onların öğrencisi gibiyiz. Böyle görebilirsiniz.
O toprakların sahipleri işi de öğretiyorlar bir bakıma
Muhakkak ki işi öğretiyorlar. Bizler orada başka bir pasaporta sahip “ayrıcalıklı bir zümrenin temsilcileriyiz”, çünkü biz Filistinli değiliz. Hayata Filistinli olarak başlamıyoruz. Hayata Filistinli olarak başlamak çok başka bir deneyim. Özellikle işgal altındaki topraklarda. Benim kameraman arkadaşım -ki normalde kendisi foto muhabiri olarak görev yapıyor- o gün benim anons çekmem için bana yardımcı oluyordu. Cep telefonunun kamerasıyla görüntü alıyordu. Biz Cenin’deki devlet hastanesinin bir ek yerleşkesinin içindeydik. Burada bir “korumalı alan” var. Tabii ama korumalı alan dediğimiz yerde de ambulansların girebileceği bir kapı ve diğer boşluklar bulunuyordu. Ancak bir duvarın ardındaydık. Bizim, ben ve kameramanım için her zaman şu vardır: Kamera önünde çalışan, kamera arkasında çalışan herkes için; eğer ki siz orada kamerayı tutuyorsanız siz benim sırtımdaki gözsünüzdür. Ben size bakıyorsam, kameraya doğru bakıyorsam, sizin arkanızdaki göz de benimdir. Benim herhangi bir hareketime karşı siz konumlanırsınız, sizin hareketinize karşı ben konumlanırım. Ben anonsumu çekmeye başladıktan sonra göz yaşartıcı gazlar atıldı. Ardından İsrail askerleri bizim bulunduğumuz bölgenin açıklarındaki yola doğru oradaki Filistinlilere doğru ateş açmaya başladı. Ancak ben anonsumu çekiyordum. Bu nedenle anonsa devam ettim, çünkü aynı zamanda benim kameraman arkadaşım hiçbir şekilde istifini bozmadan kamerayı bana yönlendirerek onun yavaş yavaş duvara kaydığını görerek ben de onunla beraber duvara kayarak elimizden geldiğince güvenlik önlemi almaya çalışarak anonsu tamamladık.
Bugüne kadar birçok gazetecinin darp edildiğine, vurulduğuna, hatta öldürüldüğüne şahit olduk. Siz daha çok şahit oldunuz. O anlarda hiç böyle bir şey aklınıza geldi mi?
Muhakkak. Bazen bazı arkadaşlarımızla sahada çok çetin tartışmalara gireriz. Yani şimdi mülteci kampına girmeli miyiz, girmemeli miyiz? Askerler nerede? Nasıl hareket ediyoruz? Bazen bazı arkadaşlarımız mesleğin verdiği heyecanla daha cezbeli davranabiliyorlar. Daha istekli davranabiliyorlar. Burada her zaman bir mottomuz vardır: “Seni öldürmeye bir kurşun yeter.” Sadece bir kurşun. Bunu hep kendimize hatırlatıp ne zaman ki biraz fazla risk almak isteyen birisi olur, ona bunu hatırlatarak geri çevirmeye çalışırız. Bir de genelde zor durumlarda kaldığımızda, tekrar ettiğiniz bir mottonuz vardır: “Burada değil, bu biçimde değil, şimdi değil.”
Çok güzel. Bugüne kadar birçok çatışmaya tanıklık ettiniz bölgede, orada yaşayan ve çalışan biri olarak. 7 Ekim’de başlayan süreç Filistin’de bir dönüm noktası ve umut olarak görülmeye başlandı. İsrail tarafından da ciddi bir dönüm noktası olarak görülüyor. Siz bu savaşın nasıl sonuçlanacağını düşünüyorsunuz? Nasıl bir Filistin, nasıl bir Gazze hayal ediyorsunuz?
Şu anda bu tarz şeyleri konuşmak için çok erken. Ben şu anda file henüz çok yakından baktığımızı düşünüyorum. Tarihsel bir olay yaşadık. Büyük bir tektonik kırılma yaşandı ve bundan sonra ortaya çıkacak yeryüzü şekilleri neler getirecek? Neler olacak? Bunu konuşmak için henüz çok erken olduğunu düşünüyorum. Dediğiniz gibi tarihsel bir kırılma. Hiçbir şey 7 Ekim’den önceki gibi olmayacak. Burası kesin. Taraflar arasındaki ayrışma, uçurum giderek daha da büyüdü. Ama buradan bir su akıp, bu açılan yarıktan bir su akıp burada bir barış havzası inşa edilebilir mi? Yoksa bu uçurum içine daha fazla insanı çekerek bölgede daha derin bir çatışmaya mı evrilir? Henüz bunu söylemek için çok erken.
“Yeter artık. Ben kalemimi bırakıyorum!” demenize yol açacak bir olay yaşadınız mı bölgede 7 Ekim’den sonra?
Bazı anlarda çok zorlandım. Yani meslektaşlarımızı kaybettiğimizde… Muntasır es-Savvaf Anadolu Ajansı serbest habercisi olarak çalışıyordu. Onu kaybettiğimiz gün benim için çok acı oldu, çünkü ondan birkaç gün önce kendisiyle telefonda konuşmuştum. Bir insani ara vardı, insani ara devam ediyordu. Ama bunun daha fazla sürmeyeceği çok açıkça görülüyordu. İsrailli yetkililerden sürekli “Savaş bitmedi, hedeflerimizi gerçekleştirene kadar devam edeceğiz” mesajları geliyordu. Muntasır’la telefonda konuşurken bana sormuştu. Ben de o sırada bir tepede, Ofer Hapishanesi’nden serbest bırakılacak Filistinli esirleri bekliyordum. Muntasır ise Gazze’nin kuzeyinde, Gazze’deki en tehlikeli bölgedeydi. Bana sordu, yani bir ümit var mı diye. Ben de ertesi gün Blinken’ın geleceğini, belki İsrail’i dizginleyebileceğini söylemiştim. Bana saat kaçta geleceğini sordu. Yani kesin olarak saat kaçta gelecek diye sordu. Sonrasında da “Ertesi gün gelecek ama ne çıkar ama bilmiyorum” dedim. Bu dönemde de, bu insani ara döneminde de biz İsrail hapishanelerinden serbest bırakılan Filistinli esirlerin aileleriyle kavuşmalarını izledik. Orada çok duygulu anlar yaşadım.
Dediğim gibi, biz sadece gazeteden takip etmiyoruz, olayları yaşıyoruz, o anları hissediyoruz, deneyimliyoruz. Deneyimlerken de çok duygulu anlar yaşadım; gözyaşlarımızı tutamadığımız, âdeta bulutların üzerine çıkıp yağmur olup yağdığımız anlar oldu. Böyle bir durumun üzerinden yeniden çatışmaya dönüldü. Yani, o bulutların üzerinden bir yeryüzüne değil de uçurumun dibine doğru bir düşüş oldu ve Muntasır da çatışmaya dönülen ilk günde hayatını kaybetti. Ben sabahtan ofis sorumlumuz Mustafa Habûş’a ulaşmıştım. “Muntasır nerede? Ne yapıyor? Hiçbir yere çıkmasın. Yeni hiçbir görüntüye ihtiyacımız yok. Sadece oradaki varlığı bizim için yeterli. Bu bile büyük bir gazetecilik başarısı” dedim ama öğleden sonra maalesef ki acı haberi geldi.
Bunun ardından da kalan süreci takip ederken de epey zorlanarak ilerledim. Vaziyet hâlâ zor, ama henüz mesleği bırakmak gibi bir niyetim yok. Hele ki Gazze’de hâlâ birlikte çalıştığımız çalışma arkadaşlarımız var. Onların gösterdiği fedakârlık karşısında, dediğim gibi, ben yabancı bir pasaportla başka bir ülkenin vatandaşı, ayrıcalıklı bir insan olarak, çok şımarıkça bir hareket gibi geliyor bırakmayı düşünmek. Ama diğer basın kuruluşlarından ve uluslararası standartta sayılabilecek basın kuruluşlardan uzun yıllar görev yapmış gazeteci arkadaşlarımdan bu savaşın ardından mesleği bırakmayı düşündüğünü ve bırakacağını söyleyenler çok oldu. Onları da haksız bulmuyorum. Bu onları yargılamak olarak değil, ama ben kendim şahsım olarak arkadaşlarıma, Gazze’deki meslektaşlarıma karşı en azından bir vefa borcu olarak bu sürecin nereye evrildiğine onlarla birlikte tanıklık etmek istiyorum.
Muntasır size Blinken’ın ziyaretinden bir şey çıkar mı diye sordu, öyle mi?
Blinken gelecek ama ne çıkar biliyorum diyemedim. Diyemez ki insan, çünkü belliydi. Yani, olayların dinamiğine, İsraillilerden gelen mesajlara bakınca, giderek böyle şeye doğru yaklaşıyor, giderek patlamaya hazır bir bombaya doğru yaklaşıyor. Onu hissediyorsunuz. Herkeste bir gerginlik var. 1 Aralık’tı yanlış hatırlamıyorsam, insani aranın bittiği gün. 1 Aralık’ta çok sert biçimde yeniden başladı. Her şey çok sert biçimde başladı. İlk günde Muntasır’ı kaybettik. Dediğim gibi, ondan sonra, birazcık psikolojik olarak da darbe aldım o günden sonra.
Neden söyleyemediniz?
Ara devam edebilir mi diye sordu. Bir gün daha devam etti. Blinken geldikten sonra bir gün daha devam etti ama dedim, “Ne olursa olsun, İsrailliler çok şeyler, gözleri dönmüş durumda… şey yapacaklar.” Ama Muntasır da çok özveriliydi, çok çalışkandı, çok cesurdu. O yönleriyle de mesleki anlamın dışında insani olarak da çok kıymetli biriydi. Biz Gazze’de bir gün beraber bir işte de çalışmıştık, o gün tanıma fırsatım da olmuştu. Halim-selim, iyi niyetli ve çok genç bir yönü de olan biriydi. Maalesef, maalesef…




