
Olayların yaşandığı, ölüm sınırının son noktasında çalışırken gördükleriniz karşısında hangi duygular, nasıl bir psikoloji içindeydiniz?
İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşı sırasında Gazze’de 60 günden fazla çalıştık. Merhametten yoksun İsrail’in özellikle çocuklara, kadınlara ve içinde yaşayanlarla beraber evlere yönelik bombalı saldırıları karşısında çok büyük zorluklarla karşılaştık.
Aynı şekilde İsrail Muntasır es-Savvaf’ın da içinde olduğu gazetecilere yönelik de bombalı saldırılar gerçekleştirdi. Muntasır ile çok yakındık, ilişkimiz daha çok kardeş gibiydi; ben onu ziyaret ederdim, o da beni ziyaret ederdi. Şehit olduğu zaman sanki üzerime bir felaket çöktü, ne yapacağımı nasıl yapacağımı bilemedim. Muntasır şehit olduğunda uzaktaydı; o Gazze’nin kuzeyindeydi ben ise güneyinde. Bir şeyden haberim yoktu… Muntasır’ın bir akrabası aradı, bana Muntasır’ın ve kardeşinin şehit olduğunu söyledi. Şok edici bir haberdi, senelerdir beraber yaşadığımız için bu durumu kabul etmem kolay olmadı. Onu 2012 yılından bu yana tanıyordum. Gerçekten şehit mi oldu başka bir durum mu var, teyit etmek istedim. Kardeşiyle konuştuğumda onun, evi bombalandığı sırada evinin önündeki caddede şehit olduğunu teyit etti. Gazze Şeridi’ndeki durum çok zordu. Muntasır kendisini hastaneye götürecek bir ambulans bulamadı. Nihayet hastaneye ulaştırıldığında ise ona bakacak bir doktor bulunamadı. Bir yakınının anlattığına göre, son nefesini verene kadar kan kaybetmeye devam etmiş.
Gazeteci arkadaşlarınız gözlerinizin önünde şehit olurken, bu tehlike altında çalışmaya nasıl devam ettiniz?
Gazetecileri ve sivilleri hedef alan İsrail’in saldırıları altında Gazze Şeridi’nde çalışmaya devam etmek bizim görevimiz. Vermemiz gereken insani mesajı iletmek, Gazze Şeridi’nin maruz kaldığı acıları aktarmak görevimiz. Yani bu şey gibi… Gazze Şeridi’nde sivillere ve savunmasızlara yönelik katliamları ve İsrail’in işlediği suçları aktarmanın temel görevimiz olduğu anlamına geliyor. (Bu görevi) Gazze’de hastaneler, gazeteciler, masumlar ve siviller bombalanırken yerine getiriyoruz.
Çalışmaya devam etmekte hiç tereddüt ettiniz mi?
Siviller ve savunmasız insanlar hedef alınırken bir an bile çalışmaya devam etmekte tereddüt etmedik, çünkü şu mesajı tüm dünyaya ulaştırmamız gerekiyor: “İsrail Gazze Şeridi’nde masum sivillere karşı katliam yapıyor.”
Hafızanızda yer eden, unutmakta zorlandığınız bir insani olay var mı?
Pek çok olay var, ama bu olayların en öne çıkanı ailemden otuzdan fazla kişinin şehit olmasıydı. Onların şehit olduğu sırada ben ofis yolundaydım. Evimize yaklaşık beş yüz metre uzaklıktayken çevreyi sarsan büyük bir patlama sesiyle beraber kara bir bulut yükseldi arkamdan. Hemen cep telefonumla kayıt yapmaya başladım, ailemin evi olduğunu bilmeden… Aynı zamanda Fotoğrafçıyım ben, fotoğraf çekiyordum ve Anadolu Ajansına gönderiyordum. İsrail’in çocuklara yönelik katliamını ve kanlı sahneleri gördüğümde, diğer taraftan çoğu kadın ve çocukların olduğu cesetlerin bir bir çıkarıldığını gördüğümde sivil savunma ve sağlık ekiplerine yaralıları ve şehitleri taşımalarına yardım etmek için telefonumun kamerasını kapattım. Enkazların arasında ceset ararken bir olay yaşandı. Akrabalarımdan biri belirli bir noktada arama yapabileceğimizi söyledi. Ona orada şehit olmadığını, hedef alınan yerin uzağında olduğunu söyledim. Ama bana kendisiyle gelmemi söyledi ve ben de onunla gittim. Zeytin ağacının gövdesinin altına beraber baktık. Ağacın altındaki taşlardan birini kaldırdığımızda oradan kan aktığını (sızdığını) gördük. Ve orada akrabam olan üç kardeş çocuğu bulduk. Aramaya devam ettik; İsrail’in saldırılarında parçalanmış ve savrulmuş birçok ceset ve vücut parçası bulduk.
Diğer şahit olduğum olay ise, Gazze Şeridi’nin kuzey bölgesinden güney bölgesine geçtiğimizde yaşandı. Kontrol noktasında vatandaşlar arasında panik yaşandı.
İsrail askerleri her yere ateş ediyorlardı ve istedikleri kişileri çağırıyorlardı. Mesela, “Hey, kırmızı ceketli! Sen gel” ya da “Mavi ceketli! Sen gel,” “elbiselerini çıkar da gel” gibi emirler veriyorlardı. Tabii, aileleri “gitme, gitme sakın!” diye sesleniyordu ama nafile, çünkü gitmeyenler vuruluyordu.
Ve diğer bir olayda ise sağ kolunda küçük kızını taşıyarak yürüyen bir baba vardı.
Askerler, ona elbiselerini çıkarmasını, çocuğu bırakmasını ve sol tarafa doğru askerlerin olduğu yere gelmesini söyledi. Kızını bıraktı ve çocuk ağlamaya başladı.
Ağlamaya başlayınca onu kucağıma aldım ve onunla yürümeye devam ettim. Birkaç metre sonra dedesine denk geldim; çocuğun, oğlunun kızı olduğunu söyledi.

Babasına ne oldu?
Askerler aldı, sonra ne olduğunu bilmiyorum. Onu bırakmadılar ve sonrasında ne oldu bilmiyorum. Dede torununu aldı ve gitti. Bana oğlunun nereye gittiğini sordu. Askerlerin aldığını söyledim. Bana seslendi ve kızı aldı. Sonra ne oldu bilmiyorum. Ben yürümeye devam ettim.
Askerlerden biraz uzaklaştıktan sonra çocuklara “elhamdülillah, az da olsa tehlikeli olan kısmı atlattık” dedim. Çocuklarımı kucağıma aldım ve eşimle yürümeye devam ettik. Uzun bir mesafe yürüdük, ta ki at ya da eşeklerin çektiği arabaların olduğu bir yere kadar. Bu arabalarla güney bölgesindeki Deyr el-Belah, en-Nuseyrât ve Han Yunus’a gidiliyor.
Bize bombalamalardan dolayı evleri yıkılan ailelerin yaşadığı insani dramları gördüğünüzü anlatmıştınız. Biraz bahseder misiniz?
Deyr el-Belah bölgesinde bir ev bombalandı. İçindeki aile fertleri şehit oldu. Kaç kişi olduklarını tam olarak bilmiyorum. Bu aile, Aksa Şehitleri Hastanesi’nin arkasında çalıştığımız ve kaldığımız çadırın oradaydı. Bu aile bir müddet sonra, yaralıların iyileşmesinin ardından kalacak bir yer bulamadı ve evin üst tarafında yaşamakta ısrar etti. Orada bir mutfak vardı, mutfağın çatısı da vardı ama yaşamaya müsait değildi. Bu aileyi, günlük yaşadıkları hayat hikâyelerini anlatmaları için davet ettik. Enkazın üzerinde örtüsüz, döşeksiz, insan hayatını koruyacak hiçbir şey olmadan uyuyorlardı.
Enkazda kadın, çamaşırlarını yıkarken ve kocası kadına yemek yapmasına yardım ederken günlük hayat hikâyelerinin hepsini kaydettik. Aynı şekilde ailenin çocukları enkazda oyun oynuyorlardı. Evlerinden ayrılmıyorlar, evlerinden çıkıp başka bir yere gitmek istemiyorlardı. Bana anlattıkları hikâyelerine göre bu evde çok güzel anıları vardı. Anıları ve hayatları bu evdeydi ve oradan ayrılmak istemediler. Onlarla iletişim içerisindeydim, biz Gazze’den çıkana kadar da onlar evden ayrılmadılar. Ben ve arkadaşım Ali Jadallah onların hikâyesini kaydettik. Çekimler bittikten sonra baba biber ve domates kızartıyordu. Bu yemeğin ismi Gazze’de “domates kızartması”. Baba, ekmek ve tuz olmamasına rağmen ısrarla bu yemeği yememizi istiyordu.
Gerçekten de arkadaşımla beni davet etti, bize koyduğu şiltenin üzerinde yemeğimizi beraber yedik. Yemek acı ile doluydu… Elhamdulillah… O aile kendi evlerinin enkazında kalmakta ısrarcı oldu.





