
7 Ekim’den önce ve sonraki Gazze’yi biraz anlatabilir misiniz?
7 Ekim’den önceki yaşamımız tamamen güven dolu, güven içinde bir yaşamdı. İnsanların hayatları normal seyrinde akıp gidiyordu. Herkes ailesini görüyordu, çocuklarını görüyordu, arkadaşlarını görüyordu ve işine gidiyordu. Yani bizim ve Gazze Şeridi’ndeki insanların günlük rutin bir yaşamları vardı.
7 Ekim’den sonra hayat tamamen ölüm ve yıkıma, insanlık dışı bir hâle döndü. Her taraf kan içinde, her taraf şehitlerle ve yaralılarla dolu, her yerde çaresizlik hâkim. Güvenli hiçbir yer yok. Hayat tamamen yok oldu.
7 Ekim’den sonraki hayatımız için tam anlamıyla bir felaket diyebilirsin. Tam bir insanlık felaketi. Gazze Şeridi’nde hiç kimsede güven duygusu kalmadı.
Çocuklar bombaların seslerini duyuyor, bomba atan uçakların sesini duyuyor, çocuklarınızın güvenliğini sağlamak için elinizden bir şey gelmiyor, çok zor bir duygu bu. İşte bunlar, daha ne söyleyebilirim ki…
Sizi en fazla etkileyen şeyler nelerdir?
7 Ekim’den üç gün sonra evimi kaybettim. Saldırılar başladıktan sonra, 11 Ekim’de Şifa Hastanesi’nde çekim yapmakla meşguldüm. Telefon geldi ve ailemin hedef alındığı haberi verildi. Arabaya binip ailemin bulunduğu eve gittim. Bu bir şoktu, tam anlamıyla bir şoktu. Bu savaşın başlangıcıydı.
Tüm aile bireylerimi kaybettim. Sadece annem enkazın altından kurtulabildi. Allah’a hamdolsun.
[Duygulanarak] İnsanların durumunu tarif etmek çok çok zor. Bu duyguyu tarif edecek bir kelime sözlüklerde yok. Yani aileni kaybediyorsun, güveni kaybediyorsun, yakınlarını kaybediyorsun, sevdiklerini kaybediyorsun, dünyada ihtiyaç duyduğun her şeyi kaybediyorsun. Yani her şeyini kaybetmişsin.
Gazze’de gazeteci olmak… Bırakma niyetiniz var mı?
Ben bir basın fotoğrafçısıyım. Sürekli fotoğraf makinemin arkasındayım. İşgalcilerin işlediği tüm suçları belgeliyorum. Gazze Şeridi’nde yaşananları her an çekiyorum.
Tüm meslektaşlarım ise benim canlarımdır. Allah kendilerine sağlık versin. Hepsi de kameralarının, fotoğraf makinelerinin arkasında. Ailemi kaybettiğim sırada da benim hayatımı ve yaşadıklarımı kaydediyorlardı. O an tüm gazeteciler, yani meslektaşlarım, tüm sevdiklerim oradaydı. Allah kendilerine sağlık versin, onlardan şehit olanlara rahmet eylesin.
Ben ailemi defnettikten sonra, yani bunun mağduruyken, yola devam edeceğime ve meslektaşlarımın yürüdüğü yolda yürüyeceğime dair yemin ettim.

Yaşananlara karşı duygularınız nedir? Neler hissediyorsunuz? Biraz anlatmanızı istesek… Ve o meşhur foto…
Öncelikle belirteyim ki hiçbir şey hissetmiyorum. Yaşadığımız şu savaşta bizde duygu falan kalmadı. Soykırımı yaşıyoruz. Ne hissedebiliriz ki? Her dakika, her saniye şehit veriyoruz, yaralanıyoruz. Evler yıkılıyor. Uçaklar bomba yağdırıyor. Duygu yok, hissetme yok, sadece korku var. Anlayacağınız, iyice bitik durumdayız.
Benim mevcut tek duygum, bütün dünyanın bu görüntüleri görmesi ve benim bunu tüm dünyaya aktarmam. Tüm dünyanın ailelerimizin, komşularımızın, yakınlarımızın, Gazze Şeridi’ndeki halkımızın başına neler geldiğini görmesi gerek. Mesele benim çektiğim görüntülerin tüm dünyada görünmesi değil; asıl mesele Gazze Şeridi’nde çekilen bu resimlerle burada nelerin olup bittiğini, başımıza nelerin geldiğini tüm dünyanın görmesidir. Burada yaşananları tam olarak aktarmaya çalışıyoruz.
Güneye göç etmeden önce Gazze’de yayın yapıyorduk. Şeyh Rıdvan Mahallesi’nde bombalama oldu. Bunun üzerine yayın için oraya gittik. Yerleşim yeri yok edilmişti. İşgalciler her tarafı bombalamıştı. Çok sayıda şehit ve yaralı yerlerde yatıyordu. Ambulans ve sivil kurtarma ekipleri yoktu. İnsanları bombardımandan sağ çıkanlar kurtarmaya çalışıyordu.
Yıkılan evlerin altından çıkan yoğun tozdan dolayı gözünü bile açamıyordun. Her taraf yıkım ve toz içindeydi. Gözüme çocuğunu alıp kaçmaya çalışan bir kadın ilişti. Kendisinin ve kızının üstünü bildiğiniz bir ev perdesiyle örtmüştü. Ona “sarı giysili resim” adı verildi. Yani son çare veya son kaçış yahut ölümden kaçış anlamına geliyordu…
[Dayanamıyor, hüzünlenerek] Bu kadar yeter, başka bir şey sorun lütfen…
İşinizi yaparken karşılaştığınız en büyük zorluklar nelerdir?
Karşılaştığımız çok fazla zorluk var.
Birincisi, sen bir savaş ortamında kameranı alıp çekim yapıyorsun. Gazetecilerin, kameramanların hedef alındığı bir yerdesin. Dün itibarıyla şehit olan gazeteci sayısı 130’a ulaştı. Fotoğraf makineni alıp sahaya çıkıp çekim yapmak bir kere en büyük zorluk.
Karşılaşılan zorluklardan bir diğeri, gazetecilerin hiçbir şeyinin olmaması. İnternet yok, ulaşım araçları yok. Yolların hepsi kapanmış, yok edilmiş. Bir olaya ulaşmak, haberleştirmek, resmini alabilmek çok zor. Haberlerin, resimlerin aktarılması, ulaştırılması inanılmaz güçlük arz ediyor.
En büyük zorluk da, söylediğim gibi, sen haber yapmaya çalışıyorsun, ama bir bakıyorsun ki neredeyse tüm arkadaşların, meslektaşların sahada şehit olmuş...

Hedef alınan başka aile ve evlerden bahseder misiniz?
Bir başka zorluk, hedef alınan bir eve ulaştığımda aile gece boyunca evin altında. Hep duygularım kendi ailemin hedef alındığı 11 Ekim’e gidiyor. Altında insanlar, aileler olan bir enkaza bakarken son derece kötü oluyorum... Gerçekten çok zor bir durum. Anılar zihnimi tamamen sarıyor.
Onlara baktıkça annemi enkazın altından nasıl çıkarttığım, kardeşimi nasıl çıkarttığım, babamı nasıl çıkarttığım gözlerimin önüne geliyor. Her yıkılan eve gidiyorum ve çekim yaparken bu duyguları taşıyorum. İşte en büyük zorluk bu. Bu duyguyu nasıl tarif edebilirim bilmiyorum, yani çok çok zor.
Ama her şeye rağmen biz gazetecilerin yürüyüşümüzü tamamlamamız gerekiyor. Gazze Şeridi’ndeki halkımızın sesini ve görüntüsünü tüm dünyaya iletmemiz ve başımıza nelerin geldiğini ve ne tür zorluklarla karşılaştığımızı duyurmamız gerekiyor.
Biz tüm dünyanın bu savaşı ve bize yönelik uygulanan bu soykırımı durdurmak için harekete geçmesini temenni ediyoruz.
Şu anda en büyük temenniniz nedir?
Şu an neyi mi temenni ediyorum? Savaşın durmasını, evlerimize dönebilmeyi, kuzeye dönebilmeyi temenni ediyorum, velev ki evimiz yıkılmış olsun, sorun değil. Ailem tamamen yok oldu ama yeter ki oraya dönelim…






