2003 yılının Aralık ayında, Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTR), Radio Télévision Libre des Mille Collines (RTLM) kurucusu Ferdinand Nahimana’yı; RTLM’nin üst düzey yöneticilerinden ve Cumhuriyet Savunma Koalisyonu’nun (CDR) kurucularından Jean-Bosco Barayagwiza’yı; ve Kangura gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Hassan Ngeze’yi, Ruanda soykırımını teşvik ettikleri gerekçesiyle suçlu buldu. Mahkeme, yönettikleri medya kuruluşları, Tutsilere karşı nefret söylemini yaydığı ve şiddete doğrudan çağrı yaptığı için bu kişilerin mahkûmiyetlerine karar verdi.
ICTR, bu medya organlarının soykırımın teşvik edilmesinde merkezi bir rol oynadığını, Tutsilere yönelik insanlık dışı bir dil kullandıklarını ve onların yok edilmesine yönelik yayınlar yaptıklarını tespit etti. Mahkeme, kararında medyanın bu tür toplu vahşetlerdeki etkisini şu ifadelerle vurguladı: “Medyanın temel insani değerleri yaratma ve yok etme gücü, büyük bir sorumluluk gerektirir. Bu tür medyayı kontrol edenler, sonuçlarından sorumludur.”
Başlangıçta Nahimana ve Ngeze müebbet hapis cezasına çarptırılırken, Barayagwiza’ya 35 yıl hapis cezası verildi. Ancak 2007 yılındaki temyiz üzerine Nahimana’nın cezası 30 yıla, daha sonra hapishanede ölen Barayagwiza’nınki 32 yıla indirildi; Ngeze’nin cezası ise 35 yıl olarak sabit kaldı.
Mahkeme kararı, medya yöneticilerinin şiddeti teşvik etmeleri durumunda cezaî sorumluluktan muaf olamayacaklarını ve ifade özgürlüğünün soykırım veya insanlığa karşı suçları savunan söylemleri korumayacağını açıkça ortaya koymuş oldu. Bu dava, medyanın kitlesel katliamlardaki rolü bakımından uluslararası hukuk açısından önemli bir emsal teşkil etti. Mahkeme, medyanın temel bir kurum olarak gerçekleri önyargısız aktarma ve bilgiyi kötü niyet olmadan yayma yönünde ahlaki bir sorumluluğu olduğunu bir kez daha vurguladı.
Bu tarihî emsal ışığında değerlendirildiğinde, günümüz ana akım medyasının Gazze’de yaşanan soykırımı önemsizleştiren ya da meşrulaştıran, Filistinlileri suçlayan ve İsrail devletinin işlediği suçları görünmez kılan söylemlerinin doğurabileceği tehlikeler çok daha net biçimde ortaya çıkmaktadır. Öldürülen Filistinli sivillerin “terörist” olarak yaftalanması, Filistin destekçilerinin “Yahudi düşmanı” ya da “dış güçlerin maşası” gibi sıfatlarla tanımlanması ve Filistinlilerin sistematik şekilde şiddetle özdeşleştirilmesi; Batı medyasının İsrail’in işlediği suçları aktarım biçiminin ivedilikle yeniden değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Soykırım suçunu aklama
BM’nin Filistin’deki gelişmelere ilişkin tepkisini yetersiz bulması nedeniyle kurumdaki 32 yıllık görevinden ayrılan eski BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği New York Ofisi Direktörü Craig Mokhiber, Batı medyasının İsrail yanlısı tutumuna ilişkin yazısında, bu tutumunun değişmemesi hâlinde, gelecekte Nürnberg Mahkemesi ve Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde (ICTR) olduğu gibi bazı medya kuruluşlarının veya bireylerin gerçek bir yasal hesap verebilirlikle karşı karşıya kalabileceği uyarısında bulundu.
Batılı medya kuruluşlarının İsrail’in Filistin’deki eylemlerini meşrulaştırmak, savaş suçlarını örtbas etmek ve Filistinlileri insanlıktan çıkarmak için dezenformasyon ve propaganda yayarak soykırıma dolaylı olarak katkıda bulunduğunu anlatan Mokhiber, bu tür eylemlerin uluslararası insan hakları hukuku açısından yaptırıma tabi tutulabileceğine dikkati çekti.
Batı medyasının İsrail yanlısı tutumunun soykırımın devam etmesine katkıda bulunduğu ve uluslararası kamuoyunun durumun ciddiyetini anlamasını engellediğini ifade eden Mokhiber, gelecekte bazı medya şirketleri veya bireylerin bu rollerinden dolayı yasal sorumlulukla karşı karşıya kalabileceğini savundu.
Mokhiber yazısında, ICTR Yargıçlarından Navi Pillay’ın medya yöneticileri hakkındaki kararın açıklandığı duruşmadaki şu sözlerini aktardı:
“Kelimelerin gücünün tamamen farkındaydınız ve en geniş kitlelere ulaşan iletişim aracı olan radyoyu nefret ve şiddet yaymak için kullandınız… Ne bir ateşli silahınız, ne bir pala ya da başka bir fiziksel silahınız vardı ama binlerce masum sivilin ölümüne neden oldunuz.”


